YARGITAY İLGİLİ CEZA DAİRESİNE İLETİLMEK ÜZERE
İSTANBUL BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 1. CEZA DAİRESİ’NE
DOSYA NO : 2023/310 E., 2023/494 K.
SUNAN : Adnan OKTAR
MÜDAFİİ : Av. Mert Zorlu
KONU : Müvekkilin, Türkiye dahil tüm Müslüman ülkeleri tehdit eden
İslamofobinin; kendisi ve arkadaşlarının savunduğu özgürlük, adalet, sevgi
içeren Kuran Müslümanlığının yaşanması ile ortadan kaldırılabileceğine dair
görüşleridir.
AÇIKLAMALAR :
Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşları
kırk yılı aşkın süredir hiçbir çıkar gözetmeksizin gerçekleştirdikleri
faaliyetlerinde; özgürlük, sevgi, demokrasi, neşe ve kalitenin yaşandığı Kuran
Müslümanlığının dalga dalga İslam alemine ve dünyaya hakim olmasına vesile
olmayı amaçlamışlardır.
Bunun için de sık sık bağnaz
İslam anlayışının Müslüman ülkelere yıkım getirdiği ve geri kalmalarına yol
açtığını, Türkiye’de bu anlayıştan uzak durulması ve Kuran Müslümanlığında
özgürlük, adalet ve sevginin yer aldığının anlatılması gerektiğini söylemektedir.
Müvekkil; kimsenin
kılığına, kıyafetine, eğlencesine, dansına karışmayarak özgür ve modern bir
ortam ile din üzerinden Türkiye’yi hedef alan eleştirilere cevap vermiş ve her
zaman kendisine değil; İSLAM'A UYULMASINI, KUR'AN'IN ESAS ALINMASINI söylemiştir.
Ne var ki müvekkilin bu çabası
geleneksel İslam’a bağlı bazı bağnaz odaklar tarafından kamuoyuna “İslam
karşıtlığı” olarak sunulmuş ve sırf bu nedenle müvekkil ve arkadaşlarının yargılanmalarına
yol açmıştır.
Oysa mesele, sadece basit bir
yanlış yorumlamadan ibaret olmayıp geçmişi eskiye dayanmakta olup nedenleri
oldukça derinlere inmektedir. Bu nedenle müvekkil, ülkemizin bekası ve İslam
aleminin salahı için aşağıda yer verdiğimiz görüşlerini açıklamakta fayda görmektedir.
Müvekkilin görüşleri şöyledir:
1)
İslamofobi Somut
Gerekçeleri Olan Bir Korkudur
11 Eylül saldırılarından beri
“İslam” tüm dünya gündeminin en tepesinde yer almaktadır. Bunun sebebi İslam
ülkelerindeki refah, özgürlükler veya medeniyet seviyesi değil, İslam adına
düzenlenen terör eylemleri ve şiddet içeren uygulamalardır. Ne yazık ki 20.
yüzyılın başlarında İslam, Avrupa’da görülen faşist hareketler ile bir tutulan “İslamofaşizm” kavramı ile anılmaya
başlamıştır.[1]
İslam’ın şiddet ile
özdeşleştirilmesinin tek nedeni El Kaide, IŞİD, Boko Haram gibi örgütlerin
eylemleri değildir. İslam adına yapılan ancak Kuran Müslümanlığında hiçbir
şekilde yer almayan, yanlış bazı uygulamaların bu konuda rolü büyüktür. Örneğin
Euronews’in Youtube kanalında bir Afgan kadının zina yaptığı gerekçesiyle infaz
edilmesine ilişkin görüntüler bunlardan sadece bir tanesidir.[2]
Uydurma rivayetlere dayanan
ve Kuran’da yer almayan bu unsurları reddetmek “İslam’a karşı gelmek” veya
“dinden çıkmak” olarak gösterilir. Bu da milyonlarca Müslümanın bu bağnaz
anlayışa mahkûm edilmesi anlamına gelmektedir. Müslümanlar içlerine sinmeyen,
akıllarına yatmayan ve pek de uymak istemedikleri bu dayatmalara mecburen boyun
eğmek zorunda kalırlar.
Geleneksel İslam’a dayalı bağnaz anlayışın olmadığı Avrupa ve Amerika’da yaşayan insanların daha özgür ve daha müreffeh ortamda yaşadığını gören pek çok Müslüman buralara gitmek için çaba harcamaktadır. Maalesef bu gelişmeler bazı Afrika ülkeleri ile mahdut olmayıp ülkemiz de bu tablonun içinde yer almaktadır. Elçiliklerimizin önünde Kuran yakılması, ülkemizden Avrupa’ya yapılan göçün adeta tavan yapması, her ortamda Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin kısıtlandığının dile getirilmesi bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.
2)
Müslümanlar
Geleneksel Bağnaz İslam Anlayışının İslamofobiyi Teşvik Ettiğini Görmelidir
Bugün İslamofobi; yani İslam
korkusu İslam nefretine hatta İslam düşmanlığına dönüşmüş durumdadır. Akademik
ve siyasi çevrelerde İslamofobinin giderek daha çok şiddetlenip daha fazla
yayılmasının nedenlerini açıklamaya çalışan çok sayıda görüş mevcuttur.
İslamofobiyi
besleyen ana faktörler çoğunlukla; Müslümanların daha görünür olması,
Müslümanların doğum oranının yüksek olması, Avrupa’daki refaha ortak olmak
istemeleri ile İslam ordularının geçmişte Avrupada’daki fetih hareketleri ve
yakın zamanda İslam adına girişilen bazı terörist eylemler gibi maddi veya
tarihi yaklaşımlardır. Ne var ki bunlar arasında İslam’ın bağnazca yorumlandığı
ve bunun da insanlarda korku yarattığı hususu görmezden gelinmektedir.
İslam coğrafyasından batıya yönelen göçteki tek faktör ekonomik zorluklar değildir. Taliban’ın Afganistan’da kontrolü devralması ile halk, geleneksel bağnaz uygulamalardan kaçmak için kargo uçaklarını tıka basa doldurmuş şekilde (sağda) ve kamyonlarla yurt dışında ulaşabildikleri ilk komşu ülkeye göç etmişlerdir (solda).
İran ve Arabistan vatandaşlarının Türkiye’ye gelince başlarını açıp eğlence yerlerine giderek gönüllerince makyaj yapıp, müzik dinleyip, dans etmeleri (sağda) sorunun maddiyat ya da tarih ile değil “özgürlüklerin kısıtlanması” ile ilgili olduğunu gösteren asıl önemli bir örnektir.
İslamofobinin güçlenmesinde
elbette dinî, siyasal, ekonomik ve kültürel ırkçı faktörlerin yanı sıra aşırı
sağ partilerin de katkısı olmuştur. Ancak Kuran’da yer almayan emir ve
yasaklarla beslenen geleneksel İslam’ın bağnaz yorumunun tüm İslam alemine
zarar verdiği, Müslümanlar tarafından kabul edilmesi gereken bir gerçektir.
Sürekli mazaretler üretip Müslümanlar haricinde gerekçelendirmeler yapma
çabasının Müslümanlara bir faydası yoktur. Hele ki batılıların, Müslümanların
Avrupa’daki sosyal hayatlarında başarılı olmalarının kıskançlığa yol açtığı
bunun da İslamofobiyi arttırdığı yaklaşımı doğru değildir.[4]
Çünkü Almanya ve İngiltere’nin kariyerli Müslüman doktorlara kapılarını açması,
kalifiye işçilerin ülkeye göçünü kolaylaştırması bu argümanı doğrulamamaktadır.
Kaldı ki Almanya ülkeye gelen Müslümanların Almanya’ya uyum sağlaması amacıyla
özel entegrasyon politikaları da geliştirmektedir.
İslamofobiyi kullanarak
kitleleri Müslümanlara kışkırtmayı amaçlayan ırkçı ya da din karşıtı odaklar
hep geleneksel İslami unsurları öne çıkarmak için özel bir çaba harcamaktadır.
Haberlerde, geri kalmış, toz toprak içinde yaşayan Müslümanlar veya terörist gruplara mensup kişilerin kıyafetleri ile Müslümanlığın özdeşleştirilmesi de korkuyu tetikleyen bir unsur olarak kullanılmaktadır.
Yukarıdaki büyük resimde Kahire’nin havadan bir fotoğrafı ve küçük resimde de Paris’in fotoğrafı yer almaktadır. Resimlerden de anlaşılacağı üzere; Kahire toz toprak içinde kahverengi hakimiyetindedir. Sokaklarda parklar, havuzlar veya heykeller göremezsiniz. Oysa bunlara Paris’te sıklıkla rastlamak mümkündür. İki şehir arasında temizlik açısından da büyük bir fark vardır.
Bu koşullarda Mısır’da bağnaz
İslami benimsemiş bir Mısırlı’nın Paris’te yaşadığını düşünün. Kahire’deki’ pek
çok kişi gibi temizliğe özen göstermeyecek, şehri süsleyen bir heykel
gördüğünde onu put olarak algılayıp tükürecektir. Kadınlara ve çocuklara karşı
Mısır’da alışık olduğu nezaketsizliği devam ettirecektir. Hatta Üsame bin Ladin
ile özdeşleşmiş kıyafeti ve sakalı nedeni ile Paris’in yerlilerinde İslamofobik
düşünceleri tetikleyecektir.
Tüm bunları anlatmadaki amaç
kesinlikle İslam’ı ya da Müslümanları suçlamak değildir. Elbette İslamofobinin
giderek artmasında Müslümanların haricindeki faktörler de yer almaktadır.
Mesela Batı’da İslâm karşıtlığının yükselmesinde kiliseye de düşmanlık eden 68
kuşağının varisleri olan bilimci, seküler çevrelerin faaliyetleri
azımsanmayacak kadar önemlidir. Bunun
yanında İslam, Avrupa’da kendini ırk olarak üstün gören, Müslümanları ise tam
insanlaşmamış yarı hayvan olarak kabul eden faşist üstünlükçü ideoloji
mensuplarının da hedefidir. Müslümanları ülkelerinde görmekten hoşlanmayan
Hıristiyan bağnazların varlığı da bir başka gerçektir.
Müslümanların yapması gereken
bu faktörlere takılıp kalmak yerine, onları ürkütmeden, gerçek Kuran İslam’ını
yaşayarak kalplerini İslam’a ve Müslümanlara ısındırmaktır.
3)
Eski Tip
Savunmacı Anlatımlar İslamofobinin Güçlenerek Yayılmasını Durdurmak için
Yetersizdir
İslamofobiye karşı Müslüman
kanaat önderlerinin, akademisyenlerin ve liderlerin yaptığı en önemli savunma “İslam barış dinidir” ya da “İslam medeniyeti geliştirmiştir, bilimin
öncüsü olmuştur” şeklindeki söylemlerdir.
Bu söylemler doğru olmakla
birlikte Müslümanlar, ne yazık ki iki yüz yıldır, hatta daha uzun bir süredir
medeniyete ciddi bir katkı sunamadığı gibi dünyaya etki edecek bilimsel bir
buluş da ortaya koyamamışlardır. Büyük İslam şehirlerinin pek çoğu harap halde
veya kirlilik içindedir. Körfez ülkelerinde modern yapılar, düzgün şehirleşme
örnekleri varsa da bunların tamamı yabancılar tarafından tasarlanıp hayata
geçirilmiştir. Öte yandan “asıl İslam biziz” diyen radikaller, ekranlarda yüz
milyonlarca insanın gözleri önünde İslam’a aykırı davrandıklarını söyledikleri
kişilerin kılıçla kafasını kesmiş, ateşte yakmış veya bina tepelerinden aşağı
atmıştır. Hal böyle iken İslam’ın medeniyeti desteklediğine veya barış dini
olduğuna dair anlatımlar cılız kalmakta, Müslümanlar aleyhine oluşturulan
havayı dindirmeye yetmemektedir.
Bu durum sadece Müslüman
olmayanları ikna etmek için yetersiz olmanın ötesinde Müslümanlar arasındaki
endişeyi gidermek için de yeterli olmamaktadır.
Optik biliminin öncüsü İbni Heysem’in Müslüman olduğunu söylemek sokakta
başı açık gezmek isteyen İranlı bir kızın beklentilerini karşılamamaktadır.
Veya “Endülüs’te her inanca saygı ve
özgürlük vardı” demek İstanbul’da şort ya da askılı bluz giydiği için taciz
edilen kızın İslam’a karşı olumsuz şartlanmasına engel olmamaktadır. Mevcut
anlatımlar işe yaramamaktadır. Son olarak İstanbul’da bir cami imamının Avrupa
şampiyonu voleybolcu kızları şort giydiği için “kafir” ilan etmesi[5] bunu
açıkça göstermektedir.
İstanbul’un her ne kadar
Hıristiyanlık, Musevilik ve İslam’ın bir araya geldiği ve tarihte bir hoşgörü
şehri olduğu anlatılsa da bu durum günümüzde çok daha farklı bir hal almıştır.
1980’li yıllarda Türkiyeli
Yahudilerin sayısı 22 bin civarında iken bu sayı bugün 450 kişiye kadar
düşmüştür. Bu azalmada şüphesiz göç veya nüfusun yaşlanması ile azalan doğum
oranlarının düşmesinde etkisi var ise de gerçek neden çok daha başkadır. Şalom
Gazetesi’nde yayınlanan şu cümlelerden Musevi vatandaşlarımızın kendilerini
nasıl baskı altında hissettiklerini göstermektedir:
Geçtiğimiz yıllarda başta eğitim sistemi üzerinde yapılan değişiklikler, toplumun değişen ve
muhafazakârlaşan yapısı ve son olarak sadece bize karşı olmasa da huzurumuzu kaçıran olaylar Türkiyeli
Yahudileri derinden etkilemişti. Nitekim her ülkede olduğu gibi tarih boyu
bu tip toplumsal olaylarda ilk zarara uğrayan o ülkedeki azınlıklar olmuştu.
Zaten neredeyse her on yılda bir yaşadığı terör
olayları ile iyice tedirginleşmiş, gittikçe artan antisemitizmden muzdarip olan
toplumun ciddi bir kesimi …çareyi farklı bir ülkede çocuklarını büyütmekte
aramaktaydı.[6]
Türkiye’de son 20 yılda artan
hoşgörüsüz ortamdan mağdur olmuş kişilerden birisi de müvekkil Adnan Oktar’dır.
Huzurdaki dosyada İsrailli din adamları ile milyonlarca insan önünde, canlı
yayında yaptığı görüşmeler ve arkadaşlarının meşru ziyaretleri hiçbir dayanağı
olmamasına karşın casusluk olarak yorumlanmak istenmiştir. (Diğer tüm iddialar
gibi bu suçlamanın da boş olduğunun ortaya çıkmasıyla uluslararası casusluk
isnadından beraat kararı verilmiştir). Böyle bir havanın hakim olduğu
Türkiye’de, sıkça kullanılan “İslam’ın hoşgörü ve barış öngördüğünü” söyleminin
altı bir türlü doldurulamadığı için etkili de olmamaktadır.
Kuran’a bakıldığında Allah’ın
Müslümanlar Hıristiyanlar ve Museviler arasında özgür ve barışçıl bir ortam
kurulmasını istediği görülür. Bu isteği yerine getirmek her Müslüman’ın
yükümlülüğüdür. Ancak bunun yolu; bu isteğin hayata geçmesi için çabalayanları susturmaya
çalışmak, öte yandan yeri gelince “İslam barış dindir” temalı bir konuşma yapıp
kenara çekilmek değildir. Sadece gayri müslimleri değil ülkemizdeki
Müslümanları da tedirgin eden tutumlardan ısrarla kaçınmak, insanları
rahatlatan, somut uygulamalar ile desteklenen gerçekçi söylemelerde bulunmaktır.
İslam gibi, anlamı ‘güvenlik’ ve
‘barış’ olan bir kelimenin korku ile aynı sözcükte birleştirilmesi ne kadar
tuhaf görünse de böyle bir kelimenin neden ortaya çıktığının da etraflıca
düşünülmesi gerekir. İslamofobiyi,
yalnızca Hristiyanların, Musevilerin, Budistlerin ya da ateistlerin
İslam karşıtlığına dayandırmak
samimi olmaz. Müslüman kardeşlerimizin de
kendi tutum ve davranışlarına bakıp,
özeleştiri yapması hayatidir. Müslüman olmayan toplumların bu
yaklaşımı derinlemesine düşünüldüğünde
sorunun kökeninde yatan esas sebebin ‘bağnazlık’
yani Kuran’dan uzaklaşılması olduğu
anlaşılmaktadır.
4)
Genç Nesile Hitap
Eden Modern Bir Üslup ve Tarz Kullanılmalı
İster Diyanet görevlileri ,
isterse özel medya kuruluşlarında ve devlet kanallarında din adına konuşan
hocaların ortak bir formatı vardır. Hemen hepsi orta yaşın üzerindedir. Ortalama
klasik bir kıyafet giyerler. Yıllardır aynı konuları ele alır ve bunları ağır
ağdalı bir üslup ile kamuoyuna aktarırlar. Konuşmalarında sıkça ya menkıbeleri
anlatır veya İslam’da yasakları sıralayarak “Bunu yapabilir, şunu yapamazsınız”
şeklinde doğrudan tahakküm edici ortam oluştururlar. Zaman zaman da
söylediklerine uymayanları azarlayıp onlara tepeden bakan bir tavır takınırlar.
Uzun yıllardır görmeye alışık
olduğumuz bu manzara artık yetiştikleri koşullar, kullandıkları dil hatta giyim
anlayışları bile bambaşka olan günümüz gençliğine hitap etmemektedir. Özetle
söylemek gerekir ki, Z kuşağı olarak da anılan genç kuşak ile din adına konuşan
ve geleneksel İslam’ı savunan hocalar başka dünyaların insanları gibidirler.
Günümüz gençliği internet, sosyal medya,
yapay zeka gibi kavramların hayatımıza girdiği dönemde doğup büyümüşlerdir.
Önceki kuşakların aksine bilgiye ulaşmakta neredeyse hiçbir zorluk
çekmemektedirler. Kullandıkları cep telefonu, bilgisayar, tablet gibi elektronik
cihazlar aracılığıyla bulundukları yerden dünyanın her köşesini, her tür insanı
veya görüşü inceleme ve tanıma fırsatı bulmaktadırlar. Üstelik büyük bölümü bu
imkanlara daha 7-8 yaşlarından itibaren sahip olmuştur. Bu gençler neredeyse
her gün en az birkaç saat çevrimiçi oldukları internet ortamında çok çeşitli
kültürler, ideolojiler ve akımlar hakkında bilgi edinmekte, bunların bir
kısmına da kişilikleri doğrultusunda ilgi ve yakınlık duymaktadırlar. Bu durum
onların karakterlerinin ve dünyaya bakışlarının şekillenmesinde çok etkili
olduğu gibi, yaşadıkları ülkeyle diğer ülkeler arasında başarılı, anlamlı ve
hızlı kıyaslamalar yapmalarını da sağlamaktadır. Dolayısıyla, dünyayı ve
kişileri çok iyi tanıyan, olayları çok yakından takip eden Z kuşağını
yalanlarla, çarpıtmalarla, demagoji ve laf oyunlarıyla aldatmak, tahrik etmek
veya etki altına alabilmek pek mümkün değildir.
Çok araştıran, seyahat etmeyi seven bir
topluluk, bilime ve teknolojiye de çok meraklıdır. Karşılaştığı görüşleri ve
iddiaları önce mantık ve bilim süzgecinden geçirmekte, sorgulamakta ve ona göre
değerlendirmektedir.
Ayrıca,
önceki kuşaklar tarafından uzun zamanlar boyunca benimsenen ve yaşanan örf ve
adetleri de benimseyip sahiplenmemekte, hatta bunların birçoğunu
yadırgamaktadırlar. Buna paralel olarak İslam alemine halen güçlü şekilde hakim
olan geleneksel, bağnaz din anlayışından da büyük ölçüde uzaktırlar.
Yapılan bazı anketlerde, mensuplarından
en az %50’sinin Allah inancına sahip ve dindar olduğu tespit edilen Z
kuşağında, gelenekçi İslam’ı benimseyenlere özgü klasik anlayış ve hayat
biçimine neredeyse hiç rastlanmamaktadır. Bu nedenle Z kuşağının, kendilerini
ve çevrelerini dindar olarak tanımlayan vatandaşlarımızın çoğunluğuna kıyasla
daha modern ve özgürlük yanlısı bir İslam anlayışına sahip olduğunu söylemek
yerinde olacaktır.
Z kuşağı mensuplarının İslam’ı yaşamada anne-babalarını örnek
almaktan ziyade, araştırma ve gözlemleri sonucunda gelişen düşünce ve
kanaatleri doğrultusunda hareket ettiklerini söylemek doğru olur. Tüm
bunların yanı sıra, dini araştırırken
sıkça karşılarına çıkan hurafelerden, batıl inanç ve uygulamalardan, bağnaz
anlayışlardan, mezhep çatışmalarından, çarpık yorumlardan veya dinlerini çıkar,
rant ve ticaret aracına dönüştüren zihniyetlerden dolayı kimisinin kafalarının
karıştığı, bazı önyargılara kapıldıkları da görülmektedir. Bu olumsuz,
çirkin, itici model ve uygulamalar karşısında bir bölümünün dinsiz ideolojilerden etkilenerek ateizme veya deizme
yöneldikleri de bilinen bir
gerçektir.
Z kuşağı için dile getirilmesi gereken en
önemli özelliklerden biri de, özgür,
neşeli, rahat, eğlenceli bir hayatı sevmeleridir. Nitekim, bu kuşak yasaklardan
ve baskılardan son derece olumsuz şekilde etkilenir; yasaklara ve baskılara
şiddetle karşı çıkar; otoriter kişilerden ve sistemlerden haz etmezler. Müzik, moda, marka, dans, şaka, espri,
eğlence Z kuşağı mensuplarının hayatlarında vazgeçilmez konumdadırlar.
Dolayısıyla ekranlara çıkan veya cemaate
seslenen din adamlarının; müziğin, dansın haram olduğunu, eğlenmekten uzak
durulmasını ve peygamberin hiç kahkaha atmadığını, çok ağladığını söyleyerek
gençlerin gönlünü kazanamayağı açıktır. Hatta gönlünü kazanmak yerine bir
kuşağın kendilerine anlatılan İslam’dan korkarak Allah’tan dinden uzak
durmasına sebebiyet vereceklerdir.
Bir yandan hurafelere dayalı İslam’ı
anlatırken diğer yandan “gençlere
ulaşamıyoruz, İslam’ı onlara neden anlatamıyoruz?” diye soran kişinin
durumu elinde bir bidon benzin taşıyan diğer eliyle çakmağı tutuşturan adamın “ben niye yanıyorum?” diye sormasına
benzemektedir.
İşte bu durum, gençlere karşı
gösterilmesi gereken yaklaşımın önceki kuşaklara yönelik davranış biçimlerinden
farklı olmasını zorunlu kılmaktadır. Yeni genç kuşağın özellikleri
anlaşılmadığı, anlaşılıp da değerlendirmeye alınmadığı takdirde söz konusu
kuşağın mensuplarıyla ortak bir paydada buluşmak mümkün gözükmemektedir. Böyle bir durumda annesi - babası
dindar olan gençlerin bile İslam’dan korkmasını önlemek mümkün olmayacaktır.
İslamofobinin önlenmesi öncelikle İslam’a duyulan sevginin
sağlanması ile mümkündür. Bu sevgi ancak günümüzün gençlerine hitap eden,
onların ilgisini çekecek yöntemler ve yeni bir üslup kullanmak ile mümkündür. Bu
yalnız ülkemiz için değil tüm İslam alemince dikkate alınması gereken bir
gerçektir.
5)
İslam Aleminin,
İslamofobiyi Yenebilmesi için İdeal Profilli Modern, Aydın, Bilime ve Sanata
Önem Veren, Neşeli İnsanlara İhtiyacı var
Batılı
ülkeler bağnazlığı gerçek İslam sandıkları için korku içindedirler. Bir
Müslüman’ın dahi yapamadığı bağnaz İslam ile Kuran İslam’ı ayrımını bir gayrimüslimden
beklemek makul olmadığından doğrudan İslam’ı ve Müslümanları hedef almaktadırlar.
Müslümanların
bile üzerinde uzlaşamadıkları bu “bağlam sorunu”nun yanında birde “sunum
sorunu” vardır. İnsanlara ne İslam’ın ne de gerçek Müslümanların endişe
duyulacak bir yönü olmadığını ve ‘bağnazlık ile gerçek İslam’ın farkını kim
nasıl anlatacaktır?
Bunun
cinsel arzuları uyandırma ihmali olduğunu söyleyerek erkek erkeğe el sıkışmanın
bile kısa tutulması gereken bir hocadan beklenemeyeceği açıktır. Sert, katı ve
sevgisiz bir üslup kullanan, meselelere hep İslam’da yasak olanlar ve
olmayanlar penceresinden bakan bir din görevlisini de hem içerik hem de sunum
açısından topluma hitap etmekte yetersiz kalacaktır.
İslamofobinin
etkisini zayıflatmak için anlatımlarda bulunacak kişi;
❖
Bağnazlık dinini bilmeli ama modern yaşam tarzı ile bir
sorunu olmamalıdır,
❖
Kuran İslam’ını gelecek sorulara cevap verebilecek kadar iyi
bilmelidir.
❖
Mezhep ayrımcılığı ve tekfircilik batağına saplanmamış
olmalı, Allah bir Peygamber hak diyen bütün Müslümanları kucaklamalıdır. Böylelikle
bir tarafın adamı gibi görünmeyecektir.
❖ Geçimini dini anlatarak sağlamamalıdır. Bu hakkında
oluşacak samimi olmama şüphelerini ortadan kaldırmayı sağlayacaktır.
❖
Modern bir görünümde olmalıdır. Klasik geleneksel İslam
tarzı görünüm, İslamofobik düşünceleri tetikleyecektir.
❖
Neşeli ve esprili olmalıdır. Soğuk, daima ciddi bir
görüntünün ürküntü yaratacağı açıktır.
❖
Din ile ilgili esprilerden kaçınmalı, başkalarının
inançları ile ilgili alaycı olmamalıdır.
❖
Doğayı ve hayvanları sevmeli, sanattan, estetikten ve
kaliteden zevk almalıdır.
❖
“Bir lokma bir hırka” mantığını temsil etmek yerine
Müslümanların her şeyin en güzeline, en kalitelisine, en temizine layık
olduklarının vurgulamalıdır.
❖
Temizliğin önemine inanmalı, üstü başı, elleri ile dişleri
temiz ve düzgün olmalıdır.
❖
Gündemi takip etmeli, dünyadan bihaber olmamalıdır.
❖
Eğitim seviye olabildiğince yüksek, kültürlü olmalıdır.
Türkiye’yi ve Avrupa’yı iyi tanıyıp bilmesi doğru tespitler yapmasına imkân
tanıyacaktır.
❖
Gençlerin anlayacağı bir üslup ve dil kullanmalıdır.
❖
Açık sözlü ve anlaşılır olmalı, imalardan ve laf sokmaktan
kaçınmalıdır.
❖ İnsanlara tepeden bakan buyurgan tarzı olmamalı, ilmini
göstermek için sık sık bilgi gösterisinde bulunmaktan kaçınmalıdır.
❖
Anlatacağı konularda tecrübesi olmalıdır.
Tüm
bu özellikler İslamofobi bağlamında belirtilmiş olsa da esas olarak tüm
Müslümanların bu vasıflarda olması İslam adına şüphelerin oluşmasına engel
olacak önyargıları engelleyecektir. Bununla birlikte kısa vadede bu vasıflara
haiz bir kitle yetiştirmenin kolay olmadığı da açıktır. Ancak İslamofobinin
kısa zamanda hızla yayıldığı düşünülecek olursa karşı tedbirlerin de bir an
önce alınması gereklidir.
Müvekkil ve arkadaşlarının çalışmaları göz önüne alındığında, İslam’a karşı oluşan korkuyu yenmek için yürütülecek her türlü ilmi çalışmada gönüllü oldukları ve bundan sonra da olacakları açıktır. Müvekkilin arkadaşlarımın hemen tamamı son derece iyi eğitimli, toplumda seçkin kişilerdir. Fiziki görünümleri, modernlikleri ile gençlerle kolay bağ kurmaktadırlar. Ön yargılı olmayıp her dinden, inançtan insanlarla kolaylıkla sosyal ilişkiler kurabilmektedirler. Bilgi ve görgüleri hem Kuran İslamı’nı hem de geleneksel İslam’ın sakıncalarını anlatacak düzeydedir. Dahası bu konuda ortaya koydukları büyük bir deneyim vardır.
Kısaca
özetlemek gerekirse;
Müvekkilin
yazdığı 304 adet kitap 73 ayrı dile çevrilmiştir. Eserlerinin toplam sayfa
sayısı 65.000’den fazla olup bu kitaplar 100’den fazla ülkede kitapçılarda mevcuttur.
Adnan Oktar’ın şimdiye kadar sadece Türkiye’de yaklaşık 30 milyon kitabı
satılmış ve bir misli de ücretsiz olarak hediye edilmiştir. Dünyanın çeşitli
ülkelerinde birçok yayınevi tarafından kitapları 100 milyona yakın sayıda
basılmıştır.
Eserlerinden
yararlanılarak hazırlanan 1000 kadar internet sitesi yayına girmiştir. Bu
sitelerin 73 dilde çevirileri yapılmış ve yayına açılmıştır. Bu internet
sitelerini 167 ülkeden her ay 47 milyon insan ziyaret etmektedir, günlük
ziyaretçi sayısı ise 1 milyonun üzerindedir. Her ay yaklaşık 8 milyon film, 5
milyon kitap ve 800 bin sesli anlatım ücretsiz olarak bilgisayarlara
indirilmektedir.
Türkiye’de
ve yurt dışında 5000’in üzerinde ulusal ve uluslararası konferans
düzenlenmiştir. Ülkemizde düzenlenen konferanslarda Atatürkçü, milliyetçi ve
Türkiye’nin milli bütünlüğünü esas alan konulara öncelik verilirken,
yurtdışında daha çok anti-Darwinizm, Kuran Mucizeleri ve İslam ve Bilim
konuları esas alınmıştır.
Eserlerinden
ve anlatımlarından yararlanılarak 305 Türkçe ve yabancı dillerde ise 1200
belgesel film hazırlanmıştır. Bu belgeseller 36 ülkedeki 120'den fazla TV
kanalında yayınlanmaktadır. Ülkemiz genelinde ise 150 kadar yerel televizyon
kanalı bu belgeselleri yayınlamıştır.
Makaleleri
47 ülkede 242 gazete, dergi ve internet sitesinde düzenli olarak
yayınlanmaktadır. Türkiye’nin uluslararası siyasette köşeye sıkıştırılmaya
çalışıldığı her olayda bu makaleleri ile ülkemizi savunarak etkin bir
propaganda oluşturmuştur. Her fırsatta Müslümanların ezilmemeleri için bir
araya gelmeleri ve birlik olmaları vurgulamıştır. Makaleleri ile Türkiye’nin PKK, IŞİD ve FETÖ
ile olan haklı mücadelesi, Suriye politikası, Gezi olayları ve 15 Temmuz darbe
girişiminde de ülkemizi dış dünyada doğru tanıtacak etki oluşturmayı hedeflemiştir.
Yalnızca
Türkiye'de 250 yerel radyo, eserlerinden yararlanılarak oluşturulmuş ses
kayıtlarını yıllardır düzenli bir şekilde yayınlamaktadır. Bu sesli anlatımlar
20 yabancı dilde ve 20 ülkede pek çok radyo kanalında yayınlanmaktadır.
Eserlerinden
ve anlatımlarından yararlanılarak hazırlanan İlmi Mercek, İlmi Araştırma ve
Türk-İslam Birliği isimli dergilerin tirajları 6 milyona ulaşmıştır.
Eserlerinden
istifade ederek yayın yapan A9 TV isimli bir televizyon kanalı kurulmuştur. Bu
kanalda 24 saat boyunca reklamsız olarak bilimsel veriler ışığında iman
hakikatleri, Kuran ahlakı, PKK gibi terör örgütlerinin fikri altyapısını yok
etme yolları, Türkiye’nin üniter yapısını koruma amaçlı milli şuur bilinci
sağlanması, Türk-İslam camiasının manevi değerleri gibi son derece hayati
konular anlatılmıştır. Asla magazinsel konulara girmeden, sadece iman, ahlak,
milliyetçilik, yaratılış delilleri gibi çok hayati konulara odaklanılmıştır.
Tüm
bunların hayata geçmesinde müvekkil ve arkadaşlarının bir çıkar gözetmeden fedakârca
çaba yürütmelerinin rolü büyük olmuştur. Genel kültürleri ve modern, düzgün
görünümleri ile her dinden insanla hatta yabancı devlet başkanları ile diyalog
kurmuşlardır. Gerek verdikleri davetlerde gerekse canlı yayınlanan TV
programlarında konuklarla beraber devletimizin ve İslam aleminin yararına olan
ilişkilerde bulunmuşlardır.
SONUÇ ve TALEP:
İslamofobiye
karşı İslam’ın güzelliğinin anlatılmasında anlatanın özelliklerinin yanında
anlatıcının desteklenmesi de son derece önemlidir. Bu nedenle tüm Müslümanlar
bağnazlığa karşı entelektüel bir mücadele yürütmeli, Kuran’daki gerçek İslam’ı
tanıtmalı ve savunucularını da desteklemelidirler.
Ancak
ne yazık ki durum böyle olmamış; müvekkil Adnan Oktar’ın deyimi ile, İslamofobi ateşini söndürmek
için yürüttükleri faaliyetler 11 Temmuz 2018’deki polis operasyonu ile
kesintiye uğramakla kalmamış dünyanın her yerinde Müslümanlara zarar vermeye
başlayan İslamofobi ateşi güçlenerek dünyanın dört bir tarafına yayılmıştır.
Müvekkil;
“Allah’ın izniyle ‘İslamofobi’ sözcüğü kullanımdan kalkacak ve dünyaya hakim
olan öfke-nefret gittikçe azalarak yerini sevgi, saygı ve şefkate bırakacaktır.”
demektedir. Arkadaşlarıyla birlikte İslamofobi ateşini söndürecek yeterliliğe sahip
olduklarını belirten müvekkil bu uğurda geçmişte olduğu gibi yeniden hiçbir
çıkar beklemeden ilmi çalışmalar yapmaya talib olmaktadır.
Yukarıda
detaylarıyla yer verdiğimiz İslamofobinin; kendisi
ve arkadaşlarının savunduğu özgürlük, adalet, sevgi içeren Kuran
Müslümanlığının yaşanması ile ortadan kaldırılabileceğine dair müvekkilin düşüncelerini Sayın
Daire’ nin bilgilerine arz ederiz.
02.11.2023
Adnan Oktar
Müdafii
Av. Mert Zorlu
[1] Avner Falc, “Islamic Terror: Conscious and Unconscious Motives”, Bloomsbury Academic, 30 Tem 2008, ISBN 9780313357640, s. 122
[2] https://www.youtube.com/watch?v=LQt8q_8Swn8
[3] Michael Howard, “A Long War?” The International Institute for Strategic Studies (IISS), 48 (4 (Winter)): 7–142006-2007 s. 9
https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/00396330601062675
[4] Prof. Dr. Hüsnü Ezber Bodur, “Batı'da İslâm Karşıtlığının İcat Edilmiş
Dili Olarak İslamofobi (Çatışmacı Sosyolojik Perspektif)” İlahiyat Akademi
Dergisi, s. 82
[5] Sözcü Gazetesi, “Cami imamından Filenin Sultanları için skandal ifadeler” 16 Eylül
2023
https://www.sozcu.com.tr/2023/gundem/cami-imamindan-filenin-sultanlari-icin-skandal-ifadeler-7804200/
[6] Mois Gabay “Göç sürüyor, Türkiyeli Yahudiler azalıyor!” Şalom Gazetesi “” 19
Ekim 2016
https://www.salom.com.tr/arsiv/koseyazisi/100773/goc-suruyor-turkiyeli-yahudiler-azaliyor
[7] +90, Türkiye'de genç Yahudi olmak: "İstanbul benim evimdir ama bitti" youtube kanalı, 12 Haziran 2020 https://www.youtube.com/watch?v=9qJeiWIsxtA